İSİMSİZ II

Galeri X
17.12.2005 - 08.01.2006 

Konuşuyorum, ama bu kelimeler benim değil…

Dinliyorum, ama biliyorum ki, bu kelimeler onu anlatmıyor…

Sevmekten, ölmekten, hayattan, çekip gitmekten, kalmaktan, vazgeçmekten, umuttan, özgürlükten konuşmaktan keyif alıyoruz hepimiz, ama ne zaman öğrendik biz bu kavramları? Kimden öğrendik bazı imgeleri kutsayıp bazılarına sırtımızı dönmeyi? Bu imge öbeğinin altındaki “ben” kim peki? 

İşte bu soruların peşindeki işleri yeni mekanında ağırlıyor Galeri X. Nur Ataibiş “İsimsiz ” adını verdiği 5. kişisel sergisinde izleyeni bir yolculuğa çıkartmayı amaçlıyor, yine imgelerle baş etmeye çalışıyor. Daha galeriye adım atar atmaz, izleyiciyi, dış dünyadan koparıp alıyor Ataibiş’in işleri. “Dil Yorgunu” adını verdiği üç boyutlu işlerin üzerine düşen, çeşitli kültürlerden, kutsal kitaplardan alınma harfler, izleyiciye dilin imgelerle suç ortaklığını gösteriyor. İzleyicinin yolculuğu da işte o zaman başlıyor, konuştuğu, yazdığı, kendisinin olduğu sandığı dil ve imgeler, aslında binlerce yılın kalıntısı. Kendine ait sözcükleri, ya da kendisini de bulacağı imgelerin ilk halini, yani saflığı ararken ona Ataibiş’in “yeraltısı” eşlik ediyor…

Sergiyi gezerken izleyiciyi takip eden insan sesleri daha derinlere çekiyor, kimi zaman ise yüzeye taşıyor. Bu bir soluklanma, kendi zamanını bir kez daha gözlemleme anı. Ataibiş’in malzemeleri de bu ne zaman biteceği belirsiz yolculuğa uygun, kum, lif, zift, çimento, gazete...Tuvallerde her imgenin üzeri açılırken, yeni bir imge kuruluveriyor. Bu noktada kışkırtıcı rolünü üstleniyor sanatçı, umut vaat etmiyor, saflik sunmuyor, her şeyin bir yanılsama olduğunu hissettirmeye çalışıyor... 

Ataibiş’in “İsimsiz” başlıklı sergilerinin ikincisini 17 Aralık 2005 - 8 Ocak 2006 tarihleri arasında Galeri X’de izleyebilirsiniz.
Tehlikeli bir ensturman dil, hem kollayıcı, hem yok edici. Hem bir güçlülük, hem de zayıflık hali. Konuşurken, yazarken, algılarken, bellek oluştururken, anı bozarken pervasızca kullandığımız bu dilin bir sahibi olmalı. O kim? Bu dilin taşıdığı imgeleri kim, nasıl inşa etti? Şimdi, kadın derken, erkek ya da hayat, özgürlük, ölüm derken hangi mağlubun ya da kazananın kaderine ortak oluyoruz biz? Peki, bu imgeler yığını karşısında neden bu kadar kırılganız?

İçinden çıkılması zor, bu yüzden de baş döndürücü sorular bunlar. Ama görünen o ki, meşruiyetini kazanmış dil ve bu imgeler yığını aynı zamanda bir olanaksızlığı da mimliyor. Bu gerçek “ben” e ulaşmanın, dolayısıyla “kendi” olmanın olanaksızlığı. Bir imgenin şifresini kırarken başka bir imgenin tuzağına düşebilir, “ben”i onunla ifade etmeye çabalarken daha içinden çıkılmaz bir yalan kurabiliriz. Yani ne kadar yetkinleştirirsek yetkinleştirelim kendimizi, imgeleri kurarken bozabilir, bozarken yeniden kurabiliriz. Bununla başa çıkmaya çalışan bireyi bekleyen kötülük ise dilin tamamlanmış bir zamanı içinde yaşadığına inanmak… Çünkü bu inanç bireyin tapınağına dönüşebilir, öncesini, sonrasını dışarıda bırakan, anı kutsarken bakmayı, dahası görmeyi engelleyen bir tapınak…

Nur Ataibiş’in resimlerinin hikayesi de bu işte… Anın, kendi zamanının tapınaklarına saldırmak… Tarihi ne kendisiyle başlatıyor, ne de sonlandırıyor… Yolculuğu yeraltına. Kendi karanlıklarında dolaşıyor. Burada insanın ilk haliyle, en rezil, en saf, en güçlü, en zayıf haliyle karşılaşma cesaretini sınıyor. Bu sergide izleyecekleriniz de onun yerüstüne çıkarken yanında getirdikleri… Kadınlık, ölüm, arzu, özgürlük, annelik… Hepsinin birbiriyle çeliştiğinin, çelişirken bir bütün oluşturduğunun, dahası hepsinin daha iktidarlarını kurarken teslim ettiklerinin farkında. Bu teslimiyetin kendi içinde bir iktidar taşıdığının da…

Bu yüzden serginin bir ismi yok.Daha doğrusu ismi ‘isimsiz’. Galerinin girişinde sizi karşılayacak 1.50-1.60 boylarındaki üç heykele dikkatle bakın. Uzun bir yoldan gelmiş gibiler, daha doğrusu bir yolculuğun içindeler. Yorgunlar. Ataibiş sergisine isim vermekten kaçınırken, bunu onlardan esirgemiyor, “Dil yorgunları”… Bu açıklık, hareketin, yani yolculuğun sürüyor olmasından. Sanki unutulmuş, silinmiş dillerin, imgelerin tozu duruyor heykellerin üstlerinde. Onca yorgunluğa rağmen siz arkanızı döner dönmez gidecekmiş gibiler yine de, yeni bir dilin peşinden, edindikleri bütün dilleri unutmayı göze alarak…

Hem yorgunlar, hem yoldalar… Bu size tuhaf, hatta tutarsız mı geliyor? Kendi cehenneminize dönün! Tutarlılık da önünde sonunda öğrenilmiş, edinilmiş, boyun eğdirici, köşeye sıkıştırıcı bir kavram değil mi? Duyguların, düşüncelerin hapsedilme hali yolu değil mi? Eğer bir tutarlılık peşindeyseniz, bırakın bu yolculuk haliniz olsun... Ve heykellere eşlik eden fısıltılara kulak verin…

Burası araf olmalı… Boyanın iki hali. Tavandan sarkıtılan tuvallerin bir yüzünde sanatçının malzemeye, tuvale, zifte, boyaya müdahalesi var. O kendi öyküsünü anlatıyor, imgelerin şifresini kazıyor. Biliyor, bu kazıma bir başka imgeyi daha ortaya çıkaracak. Bir miti yıkarken bir başkasını kuruyor belki de. İzleyen göz, yani sizin gözünüz yazacak bunun hikayesini. Kendi yeraltınıza doğru bir kapı aralayacak belki de. Ama bu şimdi sanatçının umurunda değil. Çünkü, Ataibiş bu umursamanın tam da iktidarın başladığı yer olduğunu biliyor. Kendini bu iktidardan sıyırırken rolünü boyaya bırakıyor. Tuvallerin arka yüzleri boyanın saltanatında. Bu, tuvalin görünen sınırlarını aşıp arka yüze sızan boyaların kendiliğinden yarattığı bir var olma hali. Belki de boyanın başına buyruk dili. Burada durup nesnelere verdiğiniz isimlere, onlara yüklediğiniz dondurulmuş anlamlara bir kez daha bakabilirsiniz. Nesnenin sizden bağımsız varlığını, konuşmasını, ezberinizi bozmasını görebilirsiniz…

“Bu benim biçimim” diyor Ataibiş, akıtmalar, damlatmalar, kazıma, kaplama… Kendi yeraltına inerken, bu yolculuğa uyumlu malzemeler seçiyor, kum, zift, lif, çimento, gazete… Tuvalin üstündeki bu gazete parçası, okunurluğunu yitirmiş bir haber, bir şaka gibi… Ne vardı o yazıda, bir aşk cinayeti, bir kapkaç vakası, bir intihar, bir kayıp ilanı, bir düğün, bir cenaze? Ama artık onun bir önemi yok. Onlar da imgeler yığının içindeki yerlerine geri döndüler çoktan, yerlerine yenilerine bırakarak… Belki de zamana teslim oldular…

Ama bu zaman nerede başladı? Ataibiş’in daha önceki resimlerinde de görülen çizgiler ,işaretler uygarlığın bilgiyle ulaşılan ilk durağına kadar geri döndürüyor bizi. Burası bir mağara… Kendi iç yolculuğunda, kendi mağarasıyla birlikte insanın ilk okunan diline, tarihin mağaralarına kadar uzanıyor sanatçı. Korkularıyla, kaygılarıyla, arzularıyla yüzleşirken zamanda hiçleşiyor. Bu aynı zamanda bir “yaşıyorum, varım” çığlığı. Hiçlikle varlık bir daire kurmuyor, zamanın hakimiyetine boyun eğip, birbirlerine teğet geçiyorlar… Bir döngü daha tamamlanıyor, hayır, akıp gidiyor… Ego, trajik bir şekilde kaynaşmak isteyebiliyor yine de, hem kalabalıkta kaybolmak, ait olmak, hem bir başına kalmak… Oysa bütünleşmenin değil, akmanın bilincine vardıktan sonra ikisi de mümkün değil. İkisi bir arada olabilir belki, ama bu arzunun tatmininden vazgeçmeyi de göze almayı gerektiriyor. Görmek, gitmek, içinde kaybolmak, umutsuzca ait olmaya çabalamak… Aidiyetin biraz da iktidara suç ortaklığı etmek olduğunun sezgisiyle aradan sıyrılıyor sanatçı. “Ne doğulu hissediyorum kendimi” diyor “Ne batılı”…

Serginin son işinde, tüm bu sorulara, kuşkulara tek bir yanıt vermenin olanaksızlığına bir kabul, bir boyun eğiş var artık. Birbirinin içine giren, büyüklü küçüklü tuvallerde, beyaza kaçan işler, saflığı, doğayı, insan aklının ve bedeninin doğayla bütünleşme çabalarını, imgeleri, tabuları, mitleri, tapınakları yıkma eylemini ironik bir şekilde selamlıyor. Çünkü tam bir saflık yok, mağaranın sonunda sonsuz bir ışık, sonsuz bir beyaz yok… Bir kez daha malzeme, tutkal, kum, akrilik ilan ediyor zaferini… Tuvalde kendi dillerini kuruyorlar, kendiliklerini kusuyorlar. Düz bir satıh olanaksız işte. Yapılacak tek şey, yolculuğu sürdürmek… Dil, imge, tarih, yeraltının karanlıklarının gündüze düşen hayalleriyle birlikte ilerlemek… Şimdi belki yeniden dönüp “Dil Yorgunlarına” bir bakmak gerekiyor. Biliyorsunuz, onlar ilk karşılaşmanızdaki gibi değiller artık… Siz de…

Nur Ataibiş’in yolculuğuna bir süreliğine eşlik ettiniz…

Artık yalnızsınız.

Yolunuz açık olsun…



a0130-14451
a0130-14443
a0130-14445
a0130-14447
a0130-23204
a0130-14426
a0130-14434
a0130-23203
a0130-14444
a0130-09330
a0130-14446
a0130-14449
a0130-23205
a0130-14436
a0130-14439
s0635-24509
s0635-24507
a0130-23202
a0130-14422
a0130-23206
a0130-14425
a0130-14440
s0635-24532
s0635-24738
a0130-14442
a0130-14435
a0130-14438
a0130-14423
a0130-14424
a0130-14427
a0130-14450
a0130-14406
a0130-14428
a0130-14453
a0130-09315
a0130-14420
a0130-14452