KARŞI SANAT ÇALIŞMALARI

Fallustan Annenin Yüzüne... Oradan ... ?

Nur Ataibiş’in işleriyle ilk kez Karşı Sanat’ta yönlendiriciliğini Bülent Somay ve Zeynep Sayın’la birlikte üstlendiğimiz “Klasik Çağ’dan Günümüze Güzel ve Yüce Olan” tartışmaları sırasında tanıştım. Bu tanışma bağlamının işlerle (ya da bu işlerle benim kurduğum ilişkiyle) ilgisi belki de pek o kadar rastlantısal değil. Çünkü o tartışmalar sırasında, görünüşlerin güzelliğiyle “yetinebilen”, onlarda teselli bulan klasik kültürlerden farklı olarak modern sanatın ilgi, zahmet alanının odağına “yüce olan” kavramına daha benzer bir kavramın yerleşmiş olduğu konusunda mutabık kalmış gibiydik. “Yüce olan”ı da, özellikle Yahudi-Müslüman geleneğinin  ilkece görünmez/gösterilmez olduğu addedilen ama yine de bütün görünüşleri mümkün kılan bir şeyin (“gerçekliğin”, “sahiciliğin”) yine de görünenlerin alanına sızmasının, hatta belki de tehdit etmesinin yarattığı etki diye nitelemiştik.

Uzunca zamandır biliyoruz görünüşlerin, safdil bir amprizmin sandığının aksine, nesnelerin —eşyanın— kendisinden dolaysız haberler veren bir duyu izlenimleri toplamı olmadığını. Öznesi belirsiz bir simgeler düzeni tarafından tanımlanmış ve çoğunlukla bize dayatılmış, dayatıldığını hissettiğimiz  kurgularla kuşatılmış gibi yaşıyoruz. Bu kurgusal anlamları dolayımlayan, onları bize dayatan bakışları taşıyanlar da (bir zamanlar sandığımız anlamda) “gerçek”, “başkaları”, “ötekiler”, kendi davranış ve duyuş ilkelerini kendi içlerinde barındıran farklı öznellikler değiller; onlar da simgeler düzeninin kendileri için boşlukları dolduran birer kurgusundan ibaret. İzlemekten yorgun düştüğümüz bu imgeler, imajlar, suretler dansının ifade ettiği bir anlam, bu kasvetli boşluğu taşıyan ondan da derin bir hakikat var mı? Belki de “modern sanat” dediğimiz faaliyet (ya da “ruh hali”), çoğumuz yanıtsızlıkları karşısında sormaktan da bezdiğimiz bu soruları ısrarla sormaya devam etme kaygısının, endişesinin adıdır.

Nur Ataibiş’in ‘işleri’nden sözetmiştim. Belki de ‘işler’dense ‘izler’ demek gerekiyor. Bir arayışın,  sakin olamayan bir kazıyı, kendi tırnak izlerini de bırakmaktan yüksünmeyen, aksine bunları bilinç olarak bırakmaktan bir şeyler umduğu anlaşılan bir kazımayı çağrıştıran izleri... Benliğimizi tanımlarcasına üzerimize yapışmış gibi duran imgelere, kalıplara karşı girişilmiş amansız ve belki de son kertede beyhude, çaresiz bir kazıma çabası....

Tek tek tuallere baktığımızda bizi ören bu imgelerin, bu soluk gazete kesiklerinin (belki bir haber, belki bir nişan ya da ölüm ilanı, kimbilir, okunmuyorlar), hatta eski günlüklerin, tamamlanmış ya da yarım bırakılmış desenlerin ve hatta belki de aşk mektuplarının bile her birinin tek başına ne kadar dirençsiz ve kırılgan, aşınmaya yatkın olduklarını görüyoruz. Ancak bütün bu eski püskülüklerine, solukluklarına karşın kurdukları simgeler düzeni mutlak; onlara karşı seferber edilmiş olan kazıma enerjisinin bütün gücüne karşın kendilerinden yapısal olarak farklı, başka bir şeyin görünmesine izin vermiyorlar. Kazımanın ardında belirmeye başlayan, belki daha eski ama yine onlar gibi solgun başka gazete kesikleri, eski aşklar, kimlikler, biletler...

Kimi tuallerinde ise ressam kazımaktansa, boyamayı, büyük renk lekeleriyle bu “kurucu” imge yığının üstünü örtmeyi, onun hükümranlığını öyle ipal etmeyi deniyor. Ancak bu yolla sürülen boya,  renk lekesi, yeni, temiz ve arı bir yüzey olmuyor, olamıyor. Üstü örtülmeye çalışılan geçmiş, belki daha da sinsi, ürpertici bir etki yaratarak imgelerini kusmaya  devam ediyor.

“Geçmiş”, Nur Atabiş’in resimleri için birden fazla bakımdan önemli olan bir kavram gibi görünüyor; çünkü referansları, göndermeleri olan bir iş onunki. Taşıdığı, taşıdığı ve kurtulmaya çalıştığı tanımlayıcı geçmişin gücünün hakkını veriyor, ağırlığını izleyiciye de hissettiriyor. 

Nur Ataibiş’in resimlerinin teknik düzeydeki akrabalıklarını gizlemediği Jackson Pollock, bir keresinde kendisine neden doğal figürlerin resmini yapmadığı sorulduğunda, “Ben kendim doğayım” demiş. Nuri Ataibiş’in resminde izine rastlamadığımız türden (ve belki de bu yüzden onun resmini hem daha sahici, daha içten ama belki de aynı zamanda daha sıkıntılı kılan) bir özgüvenin, bir kibrin ifadesi... Nur Ataibiş’in resimlerindeyse ortaya çıkan doğaldansa tarihsel olan, demek ki ,kurgusal ve dolayısıyla da (?) öznenin sahiciliğine,özüne,hakikatine,varsa öyle bir şey “doğallığına” yabancı, aykırı olan bir katmanlar yığındır. Ancak burada sözkonusu olan resmî tarih olmadığı gibi, kahramanlıklarla, direnişle, öykünülesi öykülerle örülmüş, yol gösterici/açıcı bir alternatif tarih de değildir— anlamı çoktan boşal(tıl)mış, belki de hiçbir zaman gerçekten inandırıcı bir anlam taşımamış cılız imgelerle örülü çok daha süflî bir tarih... Bu resimlerin bu tarihle boğuşma yolunda seferber ettiği enerji, bize bir an için olağan kinizmimizi (bezgin ve alaycı inançsızlığımızı) unutturup “insan bu imgeler enkazını (ya da bataklığını) aşıp arı bir hakikate ulaşabilir mi?” diye sorduruyor.

Nur Ataibiş’in işlerini bir bütün olarak düşündüğümde, onları kronolojik bir düzen içinde sıraladığım beş öbek halinde düşünmek benim için aydınlatıcı oluyor. Bir önceki sergisi olan Kare döneminde yaptığı resimlerde hâlâ geleneğin içinde çalışan, geleneğin bize “ihsas ettiği” bir güzellik anlayışının peşinde olan bir ressam gibi görünüyor. (Pollock’la akrabalığı özellikle bu dönemdeki resimlerde belirgin. Ama bu dönemde geleneksel, demek ki tarihsel terbiyeye Amerikalı’nın özellikle çok bilinen son dönemi eserlerinden daha sadıkmış gibi duruyor.)

Sonra arada ne olmuşsa olmuş, ressam bu geleneği artık bir olanak değil, kurtulunması gereken bir cendere,  hatta neredeyse (kendi içinde —elinde, gözünde— taşıyor olsa da=) bir zindan olarak görmeye başlamış. Buraya kadar yazdıklarım, kestirmeden “kazıma/kapama” diye andığım işlem, daha çok bu öbekteki resimleri betimlemeye çalışıyor.

Sonra hepsinden ayrı duran tek bir yapıt var. Kullanılan görsel malzeme diğerlerindekine kısmen benziyor: soluk, eprimiş resimler, gazete kesikleri vb. Ancak bu soluk, bu süflî imgeler bu kez,  içinden aydınlatılmış, dev boyutlarda yedi fallik sütünun üzerine yapıştırılmış, iliştirilmişler. Bu yapıta baktığımda nedense aklıma Faulkner’ın, galiba Nobel ödülünü alırken söylediği bir söz geldi. Meâlen şöyle bir şeydi: Edebiyatta (ya da genel olarak sanatta) ancak ya ihtiyatlı başarısızlıklar vardır ya da görkemli başarısızlıklar...

Anıtsal boyutlarına, içinden aydınlatılmışlıklarına karşın Nur Ataibiş’in fallik sütünlarının iddialılıkları ile yarattıkları duygusal/ruhsal etkinin cılızlığı arasındaki mesafe, nedense bende kedere (kendine acıma?) benzer bir duygu uyandırıyor. Bir başarısızlık sözkonsusu ise eğer, bu, Nur Ataibiş’in fallus temsillerinden çok fallusun kendisine dair bir başarısızlıktır belki de. Bir zamanlar bütün bir tarih boyunca arzu ile gücü birbirine kenetlemiş olan  bu en nihaî, en maddî, en gövdesel dayanak, sanki bizi oluşturan imgeleri, taşımayı, toparlamayı, anlamlandırmayı beceremiyor artık.Gücünü, inandırıcılığını yitirmiş fallus, bu kez bizim çözülmüşlüğümüzün, dağılmışlığımızın, benliğimizin dirençsizliğinin taşıyıcısı haline glemiş. 

Sonra portreler var. Bu portreleri Nur Ataibiş’in bu serideki verimin sondan bir önceki evresi diye düşünmeyi tercih ediyorum: Fallus’tan sonra ulaşılmış bir konak... Kimin yüzü bu yüzler? Hatların dağılmışlığına, belirsizliğine karşın değişik resimler arasındaki biçimsel akrabalıklar tek bir modelin sözkonusu olduğunu düşündürüyor; yalnızca cinsiyetini ele veren bir yüz: bir kadın.  Sanatçının kendi yüzü mü yoksa baktığı ve her yer de gördüğü, bir başkasının kendini ısrarla tekrarlayan yüzü mü, bütün yüzlerin anası olan bir yüz...? Kendini  toparlamaktan, kendi bütünlüğünü kurmaktan aciz bu yüz bizi taşıyabilir, bir zamanlar fallustan beklemiş olduğumuz anlamın aynısını değilse de bir benzerini (bir zamanlar, onunla aynı hayatı yaşamakta olduğumuz sıralarda bahşetmiş olduğu gibi) bir kere daha bize verebilir, bizi kurtarabilir mi?

Son öbekteki resimler sanatçının burada da durmayacağını göseriyor. Okumaya çalışmak bir yana seyretmesinden bile çok fazla hoşlanmadığım  bu resimler hakkında söyleyebileceklerim korkarım çok sınırlı ve ister istemez soru kipinde kalacak. Bütün renkleri alçı beyazına kestiği ve katı mı sıvı olduğunu  kestiremediğim bir “şey”in, akışkan bir “şey”in hareketleri ile karşı karşıya kalıyoruz burada. Niçin? İçinden çıktığımız (ve geri döneceğimiz, kendisiyle aramızdaki sürekliliği hiç kaybetmediğimiz) renksiz, şekilsiz bir balçıkla yüzleşmek, biçimlerin oluşum öncesi ve oluşum anlarına tanıklık etmek için mi? Öyleyse bile yine neden, niçin zorluyor bizi sanatçı bu yüzleşmeye? Anlamı görünüşlerin, yapay imgelerin ötesinde —gerisinde, arkasında—, bir kökende arayan bir enerjinin sonda varacağı çaresizliğin derinliğini ölçmemizi istediğinden mi? Yoksa bu şekilsiz şekillerde yeni bir güzelliğin değilse de başka bir şeyin —neyin?— muştusunu mu görmemiz bekleniyor bizden?

Şimdilik (ve korkarım bir süre daha) yanıtsız kalacak sorular...

İskender Savaşır - 2002

a0130-05713
a0130-05712
a0130-05730
a0130-05717
a0130-05711
a0130-05731
a0130-05718
a0130-05723
a0130-05733
a0130-05722
a0130-05724
a0130-05726
a0130-05727
a0130-05732
a0130-05725
a0130-05729
a0130-05720
a0130-05728